“Yazarların Farkındalık Yaratmak Gibi Görevi Olduğuna İnanıyorum”

“Yazarların Farkındalık Yaratmak Gibi Görevi Olduğuna İnanıyorum”

Türkiye'nin en çok okunan yazarlarından Ayşe Kulin, yine akıcı, yalın bir dille yazılmış ve insanı içine alan bir hikâye ile kitapseverle buluştu. Kısa süre önce yayınlanan yeni eseri "Kördüğüm"de farklı bir tarz deneyen Kulin, hemen hemen her sayfasında heyecan ve gerilim taşıyan son kitabı ile okurlardan tam not aldı.

Türk edebiyatının değerli ismi Ayşe Kulin, "Kördüğüm"ü CRI TÜRK Özel'de Tuğçe Akkaş'a anlattı.

'Kördüğüm'de de yine aile içi konuşmalara, tepkilere tanık oluyoruz ve siz kendinize has üslubunuzla bizi bir çözüme ortak ediyorsunuz. 'Kördüğüm' sanki daha önceki Ayşe Kulin eserlerine nazaran biraz farklı gibi. Bu kez bir polisiye türle karşımızdasınız. Romanın temposu hiç düşmüyor, hemen hemen her sayfada heyecan ve gerilim var. Henüz okumayan dinleyicilerimiz için çok fazla detaya girmeden sizden 'Kördüğüm'ü kısaca özetlemenizi rica etsem…

'Kördüğüm' içinde yaşadığımız Türkiye'nin ve dünyanın romanı diyebilirim. Bir kaza geçirdiği için hafızasını kaybettiğini zannettiğimiz ama aslında kafası hayli karışık bir genç kadın var. Adını da hatırlayamadığı için bulunduğu hastanede ona 'Gizem' adını takıyorlar. Ben kendi ülkemde ve hayatımda sorularla dolu yaşadığım için bir yerde Gizem'i sembol olarak kullandım çünkü Gizem de sorularla dolu bir dünyada uyanıyor. Yarınından emin değil, karşısındaki insanların kimler olduğundan emin değil yani bir Türk olarak benim kendi ülkemde yaşadığım tüm endişeleri korkuları ruhunda taşıyan bir genç kadın.

AyşeKulin-2

"YAZARLARIN FARKINDALIK YARATMAK GİBİ GÖREVİ OLDUĞUNA İNANIYORUM"

'Kördüğüm'de bazı terör örgütlerinin ülkede giriştiği yasa dışı faaliyetler de yer alıyor. Bu tespitler Türkiye'de yaşanan gerçeklere mi dayanıyor?

Çoğu dayanıyor zaten hem kendi dünyamızda hem kendi ülkemizde hem de kendi ülkemizin dışındaki dünyada uzun zamandır karanlık günler yaşıyoruz ve o romana yansıyor. Bir de yazarların farkındalık yaratmak gibi görevi olduğuna inanıyorum. Pek çok genç kızın sosyal medya üzerinden kandırılarak bazı örgütlerle temasta bulunup Suriye sınırını geçip oralara hemşire ya da öğretmen olmak için müthiş ideolojik özlemlerle veyahut evindeki baskılardan kurtulmak için gittiklerini kaçtıklarını biliyoruz. Romanların bir işlevi de insanlara hayatı öğretmektir. Roman, bizim hayatın göremediğimiz taraflarını da getirir. Romanın içine bu duygularla endişelerle bir hikâye kattım ki, böyle sosyal medyada kendilerine verilen sözlere kapılıp da gitmesinler diye. 'Kördüğüm' bir önceki kitap gibi çok emekle yazılmış bir kitap değil açıkçası. 'Kanadı Kırık Kuşlar'ı yazarken çok ciddi şekilde altı kitap okumuştum, altlarını çizerek oradan bilgiler çıkararak. Eziyetli bir kitaptı çünkü tüm bilgileri roman formatında sunacaksınız, o bir romanın en zor kısmıdır, gerçeği romana dönüştürmek abartmadan bilgileri yeterince kullanarak. Bu kitap öyle değil ama ilk defa ben de böyle çok hızlı tempolu, tamamen kurmaca içimden geldiği gibi bir sonraki adımın ne olduğunu kendimin de bilmediği bir kitap yazdım. Hatta bazen ben de 'Eyvah şimdi ben ne yapacağım, bu işin içinden nasıl çıkacağım?' diye düşünüyordum ama çıkılıyor yani roman kendini akıtıyor böyle heyecanlı bir roman oldu.

Gizem'in gerçeklere ulaşma mücadelesini, Türkiye'deki terörist faaliyetleri açığa çıkarma çabası olarak görebilir miyiz?

Ben aslında Gizem'in kendi gerçeğinin peşindeydim. Daha çok Gizem'in nihayet kavuştuğu sevgilisinin cebinde ne taşıdığını merak ediyordum ama neticede tabii biliyoruz ki çok yoğun bir süreden geçtik. Türkiye'de casuslar cirit attılar, Türkiye'ye değişik fikirde insanlar, değişik ideolojiler yasal yollardan yasal olmayan yollardan girdiler çıktılar. Pek çok kargaşa yarattılar ve öyle bir hale geldik ki hiçbirimiz karşımızdaki insan gerçekten acaba kim bilemiyoruz. Başınıza bir şey gelse bir şey şikâyet etmek isteseniz, bu tür olaylarla ilgili polise başvursanız o polis hangi taraftandır FETÖ'cü müdür, değil midir, başka bir örgüt müdür, güvenebilir misiniz yoksa sizi alıp götürüp şikâyet mi eder, istismar mı eder, bütün bunları bilemiyoruz. Doktordan, avukattan, polisten, jandarmadan tutun karşılaştığımız her insan için kafamızda binlerce soru işareti var.

Terör örgütü kocaman ayrı bir kelime. Terör örgütlerine bir vatandaş kolay kolay bulaşamaz, ulaşamaz diye düşünüyorum. Normal sokakta yürüyen bir vatandaşın terör örgütü ile ilgisi yoktur ama her dakika muhatap olduğu insanlar var. Bakkalı, doktoru, çocuğunun öğretmeni vs… Düşünebiliyor musunuz, bir örgüt öyle bir şekilde yuvalanmış ki 70'li yıllardan beri 40 yıldır faaliyette ve bu her kişi olarak karşınıza çıkabiliyor. Bu çok ürkütücü bir şey yani sizin komşunuz zannedip çok güvendiğiniz bir insan o terör örgütünün üyesi olabiliyor. Sizi istismar edebilir, sizi kullanabilir, telefonunuzu kullanabilir, sizi  bir türlü bulaştırabilir. Her Türk insanın endişe içinde yaşadığı döneme girdik. Ben bu kadar sinsice hazırlanmış, bu kadar ustaca yıllarca götürülmüş başka bir örgüt hayatımda duymadım. Casuslar olur, onları bilirsiniz ya da bilmezsiniz ama casustur o adamlar, örgütler. Bunlar ne kadar kendilerini gizleyerek ve nerelere kadar sinmişler yani Türk devletinin tüm kurumlarını eğitim başta olmak üzere ele geçirmişler.

AyşeKulin-4

"KEŞKE BİZ 80 MİLYONUMUZU EĞİTEBİLMİŞ BİR ÜLKE OLSAYDIK"

Gizem'in yaşadıklarından yola çıkarak ve onun gözüyle baktığımızda Orta Doğu'da yaşanan bir kumpasın ortasında olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?

Orta Doğu'da yaşanan ve Orta Doğuluların kullanıldığı bir kumpasın ortasında olduğumu düşünüyorum. Birinci Dünya Savaşı sonunda cetvellerle çizilen bir Orta Doğu haritası var. O harita o anda güçlü olan devletlerin menfaatlerine göre çizildi ve onların başlarına o devletlerin menfaatlerini güdecek kişiler getirild. Bunu bugün açık ve net bir şekilde biliyoruz, filmini bile seyrettik.  O devletler güçleri bakımından yer ve el değiştirmiş olabilirler ama emimin ki Orta Doğu'da her ne varsa petrolden sonra belki başka bir maden, o, bu... Burayı kendi atlarını oynatabilecekleri bir tarla olarak düşündükleri için birtakım planlar yapıyorlar artık eminim. Ben her zaman komplo teorilerine fazla gönül bağlamış insanlarla dalga geçtim, bunu itiraf ediyorum. Şimdi görüyorum ki, belki de hakları varmış. Düşünebiliyor musunuz, ilkokul mezunu bir imam efendi dünyanın dört tarafında okul açacak güce ve paraya sahip. Bunun arkasında bir sermaye duruyor, bir fikir duruyor, bir şey duruyor, ona biz üst akıl mı diyoruz? Bir isim taktık, bir şey… O bir şey nedir? O bir şey kim? O bir şeyin menfaatileri için mi benim memleketim bugün bu kadar karışık ve bölünmüş durumda? Hakikaten de bölünmüş durumda.

Bir önceki eserinizde 'gitmek mi, kalmak mı' konusuna vurgu yapmıştınız. 'Kördüğüm'de de sanki gençlerin yurt dışına kaçmak yerine, Türkiye'de kalmayı seçmeleri gerektiği konusunda bir mesaj var gibi… Ne dersiniz?

Özellikle eğitilmiş yani birer değer olan gençlerin çocuklarını alıp gitmelerinden yana değilim çünkü boşalıyor bu memleket. Beyin gücü ve kaliteli insanı gidiyor, geriye kalanlardan memnun değilim, onları eğitemiyoruz. Keşke biz 80 milyonumuzu eğitebilmiş bir ülke olsaydık. Bana sorarsanız cumhuriyetin zafiyeti genlerinde olan bir nedenle belki çünkü Osmanlı İmparatorluğu da insanını hiç eğitmemiştir. Çok büyük bir nüfus alanında hükmettiği ülkeler Bulgarlar, Rumlar, Sırplar… Hangi memleketleri imparatorluğu altında tuttuysa onlar kendi çocuklarını fevkalede şekilde eğittiler. Osmanlı sadece askerini ve memurunu eğitti yani bürokraside kullanacağı adamını eğitti kendi halkına eğitimle ulaşmadı.

Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye'de bir hamle yapıldı çok göz yaşartıcı bir hamleydi, ben bir önceki kitabımı o hamlenin heyecanı içinde yazmıştım. Kolay değildi yanmış, yıkılmış, hastalıktan beli bükülmüş  ve 10 kusür sene savaştan başka hiçbir şey görmemiş bir milletten okur yazar insanlar çıkartabilmek ama bunu başardı. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye'de yaşayan her çocuğa aynı imkânı verdi ve hakikaten bu memleketin başına gelen tüm başbakanlar, cumhurbaşkanları, genel kurmay başkanları… Bunlar köylü çocuklarından, kasabalı çocuklardan, yoksul çocuklardan geldiler. 'Halk çocukları' tam bir demokrasi fikridir ve Türkiye'de gerçekleşti. Böyle bir şey İngiltere'de gerçekleşemezdi çünkü orada sınıf farklılıkları vardır, ne kadar çabalarsanız görünmez de olsa o şeyi yenemezsiniz. Her yerde yok bu belki Amerika'da var, bir de bunu Türkiye başardı ama eşit eğitim fikrinin devamını getiremedi. 70'lerden beri belki bu yer altına giren örgütlerin de katkısı olmuştur insanını okutamaz hale geldi özellikle kız çocuklarının eğitimini son derece ihmal etti.

Çok iyi eğitilmiş bir avuç insan var özel okullarda ve devlet okullarında eğitilmiş. Ben de ilkokula devlet okulunda başladım, benim çocuklarım da öyle. İlk aldıkları eğitim çok sağlam ve doğru bir eğitimdi ama onun üstüne dil öğreten okullar, yurt dışında okullar falan bir şey inşa ettiler. Ben genç insanların kalması ve mücadele etmesini tavsiye ediyorum. Mücadele nedir? Medeni ve demokrat insanın tek bir mücadelesi var 'oy'u, başka bir şeyi yoktur. Biz öyle herhangi bir durumda silahları alıp sokaklara çıkabilecek insanlar değiliz, bunu vahşiler yapar. Biz devlet geleneğinde büyümüş 600 yıllık bir imparatorluktan gelen cumhuriyetin çocuklarıyız. Silahları ordudaki insanlar ile polis kullanır ama halkın elinde silah olması bile son derece tehlikeli ve korkunç bir şey. Bu bir Amerika'da bir bizde var. Kafasına esen kadınları öldürüyor, insanları öldürüyor. Eğitimli takımın baskın çıkabildiği, oyunu kullanabildiği bir ülkede her şey zaman içinde tekrar yerine oturur diye düşünüyorum. Ben memleketin terk edilmesinden yana değilim oturup mücadele edeceksin, mücadele de bu şekilde bir mücadeledir, silahla değil akılla.

AyşeKulin-3

"KADININ YERİ EVİDİR" SÖZÜ NEREDEN ÇIKMIŞ?

'Kördüğüm'ün 'Kanadı Kırık Kuşlar'ın devamı olduğunu görüyoruz, sizce 'Kanadı Kırık Kuşlar'ı okumadan 'Kördüğüm'ü okuyanlar konu bütünlüğü kurmada sıkıntı yaşayabilirler mi?

Ona ben çok dikkat ettim, yaşamazlar. 'Kanadı Kırık Kuşlar'ı okumadan 'Kördüğüm'ü okuyan çok insan bu kitaptan keyif alabildi. Ben sadece oradan bir karakteri çekip çıkardım onun kim olduğunu zaten kitabın ortasında anlıyorsunuz, o başkası da olabilirdi olmayabilirdi de. Bu kitaba hiçbir etkisi olmazdı, onu niye yaptım? Yazarlar böyle küçük sürprizler yapmayı sever okurlarına, romana daha bir sıcaklık katıyor, bir akrabanızla karşılaşmış gibi oluyorsunuz. Benim bu şekilde yazdığım birkaç tane kitabım var yani ben bunu sık kullanan bir yazarım demek ki.

Eserlerinizde kadınları çok iyi analiz ettiğinizi ve gerçek yaşamda karşılaşılan zorlukları kaleme aldığınızı biliyoruz…  'Kördüğüm'de de özellikle bir cümle var ki dikkat çekici şöyle diyorsunuz 'Oysa, kendi ülkemde bir kadın olarak, bir erkeğe karşı haklı bulunmak giderek imkânsızlaşıyordu…' Ne yazık ki, ülkemizde kadına yönelik aile içi şiddet ve cinayetler devam ediyor hatta sokakta kıyafetinden dolayı hiç tanımadıkları kadınlara saldıranlar bile oldu. Kısa süre önce de geçen yıl Türkiye'de 400 kadının öldürüldüğü açıklandı. Sizce Türkiye bu sorunu nasıl çözebilir?

Türkiye bu sorunu tabii çok klişe gibi geliyor ama klişelerde her zaman gerçek payı vardır. Bir kere eğitimle çözebilir, bu eğitim daha ilkokul öncesinden yani evde başlayan bir eğitimle ve kadınları başka türlü düşünmeye sevk etmekle olur…  Düşünebiliyor musunuz, kaç tane televizyon kanalı var, bir bakın her dakika karşınızda dünyanın en abuk sabuk fikirlerini saçan ahkam kesen bir adam çıkıyor. Biz 70'li yılların ortalarına hatta sonlarına kadar dünyada tüm Avrupa'da en yüksek mesleklerde kadın katılımı olan ülkeydik iftihar edici rakamlarımız vardı. 'Kadının yeri evidir' sözü nereden çıkmış, bunu eğer dine dayandırıyorlarsa tamamen yanlış, size üç tane neden söyleyeyim. Peygamber Efendimizin eşlerini düşünün birden fazla eşi vardı. En genç eşi Ayşe anamız devesinin üzerine binip savaş idare etti, demek ki kadının yeri icabında devesinin üzerinde savaşa da katılmak. Ben bunu okulda bize peygamberin hayatı anlatılırken öğrendim. Başka bir eşi Hatice anamız tüccardı, kervanları vardı, kervanları olan bir kadın iş hayatı içinde değil midir? Kervan sahibiyse iş sahibidir, evinde oturmuyorsun. Başka bir eşi yemeni dikermiş yani kadın üretiyor. Nerden çıktı, kadın evinde oturacak okumayacak çalışmayacak. Yok böyle bir şey.

Kadını cemiyet hayatına katmadıkça kadını sosyal hayatın içine katmadıkça onu erkekle aynı raddeye eşitlemedikçe yerinde sıçrar yürüyemez bir millet. Eğitimde çok kötü bir yere doğru gidiyoruz, tüm kazandıklarımızı kazançlarımızı yavaş yavaş yitirmeye başladık çünkü eğitim iki başlı olmaya başlıyor. Eğitim iki başlı olunca o Anadolu'nun yoksul köylerinden gelen çocukların önü tekrar kapanacaktır. 'Çağdaş eğitim' diye bir şey var, yaşadığımız dünyanın gerçeklerine uygun olarak verilen ve artık bilim çağındayız, öyle hurafeler falan bitti geride kaldı masal gibi oldular. Osmanlı'nın en büyük batış nedenlerinden biri sanayi devrimini kaçırması ve insanını eğitmemiş olmasıdır. Balkan Savaşı'nı biz 15 günde kaybettik çünkü her cephede savaştığımız için Balkan Savaşı başladığında Balkanlardaki evlerden genç çocukları topladılar yani onları çok acele bir eğitimden geçirdiler. Çoğu gece cin gelir korkusuyla savaşmak istemiyordu ve bunu bilenler de Sırplar falan gece baskınları yapıyorlardı. Şimdi o günlere geri mi döneceğiz biz?

Röportaj: Tuğçe Akkaş

Video Link: https://www.youtube.com/embed/4_zkXQCcp2g