“İstanbullu Gelin Seti'nde Yönetmen Zeynep Günay Tan ile Sohbet Ettik”

“İstanbullu Gelin Seti'nde Yönetmen Zeynep Günay Tan ile Sohbet Ettik”

Reyting rekorları kıran "İstanbullu Gelin" dizisinin ve daha birçok başarılı dizinin yönetmeni Zeynep Günay, Tan CRI TÜRK Özel'de Özlem Arıkan Serbez'e bu başarının sırlarını anlattı.

Eşref Saati, Muhteşem Yüzyıl: Kösem, Öyle Bir Geçer Zaman ki, Kurtlar Vadisi Pusu dizilerinin de yönetmen koltuğuna oturmuş olan Tan ile yönetmenlik, dizi sektörü, bir kadın yönetmen olmak üzerine sohbet ettik ve İstanbullu Gelin'in izleyiciyi ekrana bu kadar bağlayabilmesinin altında yatan sebepleri sorduk...

Üç yıl önce, O3 medya ile yaptığım özel anlaşmaya göre, bana dışarıdan gelen senaryoları kabul etmek üzere değil, kendi sevdiğim, inandığım ve geliştirdiğim projeleri çekmek üzere anlaşmıştım. İstanbullu Gelin de Gülseren Budayıcıoğlu'nun gerçek bir hikayeyi anlattığı, "Hayata Dön" kitabına dayanılarak yapılmış bir uyarlamaydı. Artık 40 yaşını geçtim ve bir işe sadece tutar, tutmaz diye  yaklaşmak yerine, inandığım ve ekranda izlemekten keyif alacağım ve zevkle içine girebileceğim dünyalar kurup, onları anlatmak istiyorum. İstanbullu Gelin de bu şekilde yaklaştığım bir proje oldu. Sanırım kendi beğeni değerimi tutturmak da çok işe yaradı, demek ki beğeni seviyem, izleyicimizle aynı...

Birçok önemli yönetmenle çalıştınız. Sizi en çok etkileyen yönetmen kim oldu ve neden?

Ben sinema okumadım ama 17 yaşımdan beri setlerdeyim ve hayatımdaki en büyük şansım da bu ustalarımla çalışabilmek oldu. Her birinden farklı farklı şeyler öğrendim, aralarından birini seçemem. Orhan Oğuz'dan; mizansen kurmayı ve herşeyin bir hız içinde akması gerektiğini, ayrıca kameramı nereye koyarsam, onun hesabını kendime vermem gerektiğini öğrendim. Çağan Irmak, benim işe bakış açımı tamamen değiştirdi. Hayatın içinden gibi rahatça akan, işin matematiğinde kaybolmadan doğal ilerlemeyi öğretti. Atıf Yılmaz, inanılmaz bir hayat görüşü verdi. Bütün neşesini ve coşkusunu hem oyuncuya hem de seyirciye aktarabilmeyi öğretti. Ömer Kavur, işin ne kadar disiplinli ve matematiksel olduğunu öğretti, Türkan Derya, genç bir kadın yönetmen olarak benim için bir rol modeldi. Kartal Tibet, benim ilk yönetmenim, ondan öğrendiğim herşeyi şu anda hem sette hem de post production aşamasında kullanıyorum. Kartal Bey bana filmin sadece çekilirken biten birşey olmadığını, montajda ve müzikte de devam eden bir süreç olduğunu öğretti. Ziya Öztan, nasıl bir dünya kurulacağı ile ilgili bir çok şey öğretti. Dolayısıyla hepsiyle çalışma şansı yakalayabildiğim için şükrediyorum.

"YÖNETMENLİKTE EN ÇOK ODAKLANDIĞIM ŞEY OYUNCUDUR"

Eskiden oyuncu olmak istiyormuşsunuz?

Evet... İzmir Amerikan Lisesi'nde okudum ve oradayken hazırlıktan mezun olana kadar tiyatro klübündeydim, hemen hemen her oyunda da başrolde oynuyordum. O zamanki aklımla oyuncu olmak istiyordum ama sonrasında kamera arkasını keşfedince, aslında o isteğimin burada da bir şekilde devam edebileceğini fark ettim. Hala da yönetmenlikte en çok odaklandığım şey, oyunculuktur. Yönetmenlik yapmamın sebebi, oyuncularla elele tutuşarak, hikayeyi anlatmaktır.

Sinema yerine hep dizi projelerinde görüyoruz sizi. Sinema filmi çekmeyi düşünüyor musunuz, böyle bir projeniz var mı?

Dizinin bu kadar içinde olduğunuzda aslında bir çarkın içine girmiş oluyorsunuz çünkü Ağustos'ta başlayıp, Haziran'a kadar dizi çekiyorsunuz. Artık sinema filmi de yapmak istiyorum, böyle bir projem var. Ancak diğer taraftan da her ne kadar sinema filmini çok kıymetli bulsam da yaptığımız işin de kıymetsiz olduğunu düşünmüyorum. Ben bir hikaye anlatıcısıyım ve televizyonda anlattığım hikayelere de değer veriyorum. Dolayısıyla keşke dizi çekmek yerine, film çekseydim diye bir düşüncem yok.

Dizilerin tutması ve uzun soluklu olması hep arzu ediliyor. Ancak bu süreçte mesleki yorgunluğa karşı ne yapıyorsunuz? Nelerle beslenirsiniz?

Setten kaçta dönersem döneyim, mutlaka bir film ya da yabancı bir dizi izlerim. Mümkün olduğunca kitap okumaya çalışırım. Ama dizi temposu devam ederken, sizi besleyen birşey pek olamıyor. Uzun soluklu dizi çekimleri tabii ki yıpratıcı bir süreç ama anlattığınız hikayeyi seviyorsanız, o zaman tatmin oluyorsunuz.

"TÜRK DİZİ SEKTÖRÜNÜN EN ÖNEMLİ SORUNU..."

Eskiden diziler 45 dakikaydı ve o dönüşüm evresini bizzat yaşadınız. Artık 120 dakika olan dizilerle karşı karşıyayız. Bu süreçten ve eski ile yeni durum arasındaki farklardan bahsedebilir misiniz?

Çok önemli farklar var. O zamanlar, tek ekip olarak çalışırdık ve video kameralarla çekim yapardık. Genel bir plandan yakın plana geçmek için tek bir düğmeye basılması yeterli olurdu ancak günümüzde kullanılan makinalarda objektifler değiştiriliyor. Ayrıca kullandığımız diğer cihazlar gelişti; panther, steadycam, foxy, daha fazla ışık ekipmanı kullanıyoruz ve bunlar teknik anlamda her ne kadar büyük gelişmeler olsa da zaman alan şeyler. Dolayısıyla uluslararası seviyede ve sinematografik bir noktaya geldik ama iki ekip halinde çalışıyor olsak da 120 dakika inanılmaz uzun bir süre.  Bu konu bence Türk dizi sektörünün en önemli sorunu. ABD ve Kore'den sonra dünyada, yurt dışına bu kadar dizi satan üçüncü ülke oluşumuz aslında ülke ekonomisi açısından da çok önemli fakat buna rağmen henüz bir sektör olmayı başaramadık. Haklarımızı savunabileceğimiz bir mecra mevcut değil ve "yerli dizi, yersiz uzun" demekten başka birşey yapamıyoruz ne yazık ki. Sendika son üç dört yıldır çok iyi çalışıyor, çalışanların şartlarını düzenlemek adına yapılan olumlu çalışmalar olsa da 120 dakikanın düşürülmesi hakkında bir ilerleme kaydedilemedi. Bu konu, oyuncuların, yönetmenlerin, yapımcıların, kanalların, yurtdışı satışlarla ilgilenenlerin bir arada hareket edeceği çok daha kollektif bir çalışma gerektiriyor.

"AKŞAM EVE GELDİĞİMİZDE, BİRBİRİMİZE İLK BİR SAAT HİÇ SORU SORMAYIZ"

Siz bir dizi setinin hiyerarşik olarak en üst noktasında yer alıyorsunuz. Eşiniz Onur Tan da bir yönetmen ve o da aynı şekilde başka bir setin kralı. Bu ortamdan çıkıp, eve geldiğinizde, dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Biz zaten öyle astığım astık kestiğim kestik tarzda yönetmenler değiliz. Benim kurallarım vardır ve seti işleten kişi olduğumun bilincindeyim ama burada çalışan herkes, asistanlardan, ışık ekibinden, çaycısına kadar benim iş arkadaşımdır. İşimi yaparken, işin gereklerini uygularım, "stop" dediğim anda burada herkes benim iş arkadaşımdır. Eşimin bakış açısı da böyledir. Aslında biz bir yönetmen çift olarak birbirini en iyi anlayacak kişileriz. Eve geldiğimizde birbirimize ilk bir saat hiç soru sormayız çünkü sıradan bir dizi çekimi gününde bir yönetmenin hızla düşünüp cevaplaması gereken ortalama soru sayısı iki bindir! Çok daha önemli sahnelerin olduğu günlerde bu sayı on bine kadar çıkabilir. Eve geldiğimizde konuşmadan bir saati huzur içinde paylaşmamız büyük bir lüks. Bunun dışında da yönetmen oluşumuzun aramızda hiçbir önemi yok, ben onun için Zeynep'im, o da benim için Onur.

İki tane çocuğunuz var yönetmenlik de 7/24 çalışılan bir iş nasıl onlara zaman ayırabiliyorsunuz?

Oğullarımdan biri dokuz, diğeri de dört buçuk yaşında. Pazar günleri çalışmıyorum, hafta içi de boşluklarım oluyor ve boş zamanlarımın tümünde onlarlayım ve onlar da bunu çok iyi biliyor. Tabii ki çok zor, ama onlar bu düzenin içine doğdular. Yaz tatillerimiz uzun oluyor, o zaman arayı kapatmaya çalışıyoruz ve kaliteli zaman geçirmeye çok önem veriyoruz.

"SANSÜR, İNSANIN YARATICILIĞINI SINIRLANDIRIYOR"

Ülkemizde son yıllarda, RTÜK tarafından diziler sürekli inceleniyor ve cezalandırılıyor. Siz de ceza almamak adına otosansür uyguluyor musunuz? Ve bu kadar fazla karışılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Benim kişisel olarak bazı kurallarım var ve bunlar RTÜK'ün bazı kurallarıyla örtüşüyor. Ben bir aile dizisi çektiğim için oğullarımla yanyana izlerken rahatsızlık duymayacağım şekilde çekmeye çalışıyorum. Bir intihar, tecavüz ya da cinayet sahnesi varsa bunları dümdüz ve görsel olarak çok ballandırarak göstermek yerine, duygusunu tam olarak hissettirmeye çalışıyorum. Çünkü görseller, bu tür sahnelerin hafızaya daha derinden kazınmasına neden oluyor. Saat 20:30'da televizyonda yayınlanan polisiye de olsa her türde dizide, çocukların izliyor olabileceğinin sorumluluğunu taşıyarak şiddeti, silahı, tecavüzü gösterme biçimine dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ancak, sansürün her türlüsü kötü ve bir hikaye anlatıcısı olarak, anlatabileceğiniz hikayelerin bu kadar sınırlandırılması, tabii ki yaratıcılığı da büyük oranda kısıtlıyor. Mesela bir alkoliğin hayatını ya da uyuşturucu bağımlısının ne kadar kötü bir şey yaşadığını gösteren bir hikaye bile anlatmak isteseniz, anlatamazsınız. Ya da çok yüksek bir aşk hikayesi çekmek isteseniz içinde şiddetli öpüşme sahneleri olan, anlatamazsınız. Bu anlamdaki genel kısıtlamalar, insanın yaratıcılığını sınırlandırıyor.

Yardımcı yönetmenlikten, yönetmenliğe geçiş yaparken nasıl zorluklar çektiniz? Genç yönetmen adaylarına bir tavsiyeniz var mı?

Ben sadece ilk işimde genç ve kadın yönetmen olmanın zorluğunu yaşadım. Sonra bir daha hiç yaşamadım çünkü sonra cinsiyetsiz bir noktaya çektim kendimi. Şimdi 43 yaşında bir kadın olarak geriye dönüp baktığımda, bunun  bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Sektörde başarılı bir kadın yönetmen olabilmek için aslında bir kolunuzu kesiyor, kadınlığınızı bir kenara bırakıyorsunuz. Benim genç yönetmen adaylarına tavsiyem, kadın olmaktan vazgeçmemeleri, ben çok çabuk vazgeçtim, belki biraz sabretseydim kendimi o şekilde de kabul ettirebilirdim.

Sette nasıl bir yönetmensinizdir?

Bir oyuncu arkadaşım bana, "seninle çalışmak roller coaster'a binmek gibi birşey" demişti. Ben o gün çektiğimiz sahnenin duygusuna bürünüyorum. Sahne aksiyonluysa, yüksek enerjide oluyorum, dramatikse daha düşük enerjide olurum. Demokratik bir yönetmen olduğumu düşünüyorum. Tüm ekip ve oyuncularla uyumlu çalışırım. Özellikle oyuncularla çok elele tutuşan bir yönetmenim. Onlarla çok yakın arkadaş olmak ve karakterleri ile ilgili birlikte yol almak isterim.

Röportaj: Özlem Arıkan Serbez

 

Video Link: https://www.youtube.com/embed/OgV5O7AXRv8